Bilimin Doğası ile Kastedilen Nedir?
Bir zamanlar, küçükken her şeyi “neden?” sorusuyla sorgulayan bir çocuktum. Hani, “Gökkuşağı neden oluşur?” diye sorar, annemin “Bilmiyorum, belki de büyüyünce öğrenirsin” cevabını alınca kafamda bir sürü olasılık yaratırdım. O zamanlar bilimin doğasına dair hiçbir fikrim yoktu. Hatta “bilim” kelimesi bile sanki sadece laboratuvarlarda çalışan, beyaz önlüklü insanlarla ilgili bir şeymiş gibi gelirdi. Ama büyüdükçe, özellikle ekonomiyi ve veriyi araştırdıkça, bilimin doğasını daha net anlamaya başladım. Gerçekten de bilimin doğası ile kastedilen nedir? sorusunun cevabı, büyüdükçe çok daha derin ve ilginç hale geldi.
Bilim Nedir? Yalnızca Teknik Bir Alan mı?
Bilim demek, sanki bir test tüpü ve mikroskop demek gibi geliyor çoğu insana. Ama aslında bilim, bir sürekli öğrenme ve keşif yapma sürecidir. Çocukken gördüğümüz bilim insanları, büyük ihtimalle laboratuvarlarda vakit geçiriyordu ama bilimin doğasını anlamak için sadece bu görüntüler yetmez. Bilim, doğayı, evreni, insanları ve her şeyin işleyişini anlamaya çalışan bir sistemdir.
Benim iş hayatımda da bunu sıkça fark ediyorum. Ekonomi okurken “veri” ile tanıştım ve hep derim ki, veriyle uğraşmak, aslında evrendeki bilinmeyenleri anlamaya çalışan bir bilim dalıyla uğraşmak gibi. Veri, gözlemlerle ortaya çıkar, hipotezler kurarsınız, sonra testler yapar ve elde ettiğiniz sonuçları değerlendirirsiniz. Tıpkı bir bilim insanının doğadaki yasaları çözmek için uyguladığı yöntemi gibi.
Bir gün ofiste iş arkadaşlarımla tartışırken, “Veri de bilimin bir parçası değil mi?” diye sormuştum. Herkes kafasını sallamıştı. Çünkü bilim, ne kadar farklı alanlarda karşımıza çıksa da, temel prensipleri her zaman aynı: gözlem, hipotez, test etme ve sonuçları değerlendirme.
Bilimin Doğası ve İnsanlık Tarihindeki Yeri
Bunu biraz daha geniş bir perspektiften ele alalım. Bir zamanlar, bilim insanları dünyanın düz olduğunu düşünüyordu. Yani, bilimin doğası zamanla değişen ve gelişen bir şeydi. Kepler, Copernicus gibi isimlerin ortaya çıkardığı devrimci teoriler, sadece bilim dünyasını değil, tüm insanlık tarihini değiştirdi. Yüzyıllar önce bu insanlar, “Güneş merkezli evren”i anlatırken, çok sayıda insan, bu görüşlere karşı çıktı. Çünkü o dönemde doğru bildiklerimiz, bilimsel bir temele dayanmıyordu. O dönemde bilim, aslında yanlış anlayışlardan arınmış bir araştırma süreciydi.
Düşünsenize, o dönemde insanlar evrenin yapısını anlamak için ne kadar zorlanmışlardı. Bugün, uzay araştırmalarına milyarlarca dolar harcanıyor. Bilimin doğası, sürekli olarak doğru bildiğimiz her şeyi yeniden sorgulamak üzerine kuruludur. Eğer bir şey “kesin doğru”ysa, bilim ona şüpheyle yaklaşır ve yeni bilgiler arar.
Hatta bir süre önce okuduğum bir makalede şunu okudum: “Bilimin doğası, sürekli değişen ve gelişen bir dünyayı anlamaya yönelik bir çabadır.” İşte, tam da bu! Gelişen teknoloji, yeni veriler ve insanlık tarihindeki her adım, bilimin doğasını yeniden şekillendiriyor.
Ekonomide Bilim ve Veri İlişkisi
Peki, ben niye ekonomi okudum ve veriyi seviyorum? Çünkü veriyi anlamak, bilimin doğasına biraz daha yakınlaşmak demek. Ekonomi, aslında bir bilim dalıdır ve bizler bu bilim dalında veri toplar, analiz eder ve sonuçlar çıkarırız. Yani aslında ekonomi, bilimin doğasında var olan o sürekli keşfetme ve anlamaya çalışma sürecini yansıtır.
Mesela, geçtiğimiz yıl bir araştırma okumuştum: Türkiye’nin büyüme oranları ile ilgili veriler, beklenenden düşük çıkmıştı. Bu veriyi, ülkede yaşanan siyasi ve ekonomik olaylarla birlikte incelediğimizde, başka bir bakış açısı oluşuyordu. Ekonomi biliminde de sürekli yeni verilerle teoriler güncelleniyor. Bilimsel bakış açısı aslında burada devreye giriyor. Aynı doğa bilimlerinde olduğu gibi, ekonomik modeller de zamanla test edilip, yeni bilgilere göre şekilleniyor.
Bir diğer örnek ise COVID-19 süreci. Salgının başlangıcında yapılan sağlık verisi analizleri, hangi ülkenin daha başarılı olacağı konusunda bazı tahminlere yol açtı. Tabii bu tahminler de çok doğru çıkmadı, çünkü insan davranışları ve sosyal faktörler veriyi doğrudan etkiledi. Bu da bize şunu gösteriyor: Bilimin doğası, doğruyu bulmaya çalışırken bile kesinlikten uzak olabilir. Her zaman yeni bir keşif yapılabilir, her zaman daha fazla veriye ulaşılabilir. Bilim, belirsizlikle dolu bir yolculuktur.
Bilimin Doğası ve Günlük Hayatımıza Yansıması
Bunları düşünürken, aslında bilimin doğasının sadece büyük teorilerle ilgili olmadığını fark ediyorum. Hatta günlük hayatımızda, sıradan insan olarak bile bilimsel düşünceyi uygulayabiliriz. Yani, yaşamın içindeki her karar, aslında bir tür bilimsel yaklaşım barındırır. Mesela akşam yemeği yaparken, hangi malzemeleri daha sağlıklı seçmem gerektiğine karar verirken, bir bakıma bilimsel düşünme yöntemini kullanıyorum.
Geçenlerde bir arkadaşım, “Beni anlamadığınız için sağlıklı yemek yapamıyorsunuz!” dediğinde, ona gülümsedim. Çünkü sağlıklı beslenmek de bilimsel bir yaklaşım gerektiriyor: Her besinin vücudumuz üzerindeki etkisini araştırmak, doğru kombinasyonları yapmak, sağlıklı pişirme yöntemleri kullanmak… Bilim, hayatta her an iç içe.
Sonuç: Bilimin Doğasıyla Yaşamak
Sonuç olarak, bilimin doğası ile kastedilen nedir? sorusunun cevabı, aslında hayatın her alanında kendini gösteriyor. Bilim, sadece laboratuvarlarda ya da okullarda öğretilen bir şey değil; günlük hayatta da sürekli test edilen, gözlemlerle şekillenen ve sürekli gelişen bir süreç. Biz insanlar, doğayı anlamak için bir adım attıkça, bu yolculuk devam ediyor. Her yeni keşif, her yeni veri, bilimin doğasını bir adım daha ileriye taşıyor.
Bazen “neden?” sorusu, çok basit bir merakla başlasa da, aslında insanlık tarihini şekillendiriyor. Ve bu keşifler, her gün birer adım daha yakınlaşıyor.